Tarihi Seyri İle Medresetü’z-Zehrâ

Tarihi Seyri İle Medresetü’z-Zehrâ Makalesi-(KISIM-2)

TARİHİ SEYRİ İLE

MEDRESETÜ’Z-ZEHRÂ

(II)

Hamza Yılmaz

Anadilde Eğitim Talebine ve Medrese Açılmasına Dair

Mâbeyn-i Humayun’a Sunulan Dilekçe

Kürtlerin hal-i perişaniyetini gidermek ve Kürdistan’da eğitimi yaygınlaştırmak için çözüm önerileri ile ilk İstanbul seyahatini gerçekleştirerek Mabeyn-i Hümayun’a “ Millet-i Osmâniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahâlisinin ahvâli hükümetçe malum ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dâir bazı metâlibâtı arzetmeye müsaade dilerim.” (İçtima-i Reçeteler-II s.293) cümleleri ile başlayan tarihi belge niteliğindeki bu dilekçe, Şark ve Kürdistan Gazetesinin ilk sayısında istibdad döneminde olduğu gibi Meşrûtiyet döneminde de Kürtlerin bu yeni eğitim modeli ve anadilde eğitime ihtiyaçlarının halen devam ettiğine vurgu yapmak için “Kürdler Yine Muhtaçtır” başlığı ile yayınlanmıştır. Tarihi önemine binanen, gazetede yayınlanmış bu dilekçeyi ve Türkçe çevirisini ayrıca konu ile alakalı bir muhavereyi aşağıya dercedelim. Önce Şefik Paşa ile olan muhaveresine göz atalım.

Devr-i İstibdadda Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken

Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir

Zaptiye Nazırı: “Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi-otuz lira yapacak” dedi.

Cevaben: “Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.

Nazır: İrade’yi reddediyorsun. İrade reddolunmaz.

Cevaben dedim: Reddediyorum. Tâ ki Padişah darılsın, beni çağırsın, ben de doğrusunu söyleyeyim.

Nazır: Neticesi vahimdir.

Cevaben: Neticesi deniz olsa geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit hayatımı rüşvet getirmişim, ne ederseniz ediniz.

Bunu da ciddi söylüyorum; ben isterim ki, ebna-yı cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab hizmet içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menafi-i şahsiye iledir. Binaenaleyh, ben maaşın kabulünde mazurum.

Nazır: Senin, Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vükelâ’da derdest-i tezekkürdür.

Cevaben: Acaba maarifi tehir, maaşı tacil edersiniz, ne kaide iledir? Menfaat-ı şahsiyemi menfaat-ı umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.

-Nazır hiddet etti.

Ben dedim: Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz de pînedûzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.

Nazır: Ne demek istiyorsun?

Cevaben dedim: Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında, sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim, üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm gibi ahlâkım da sakil idi. Bir kere Mâbeyn’de yırtıldı. Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm, orada yırtıldı. Şekerci Hanı’na düştüm, orada da yırtıldı. Tımarhaneye düştüm, şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm. Hasılı: Siz de o kadar yamacılık yapamazsınız, ben de incinirim.

(Yırtık, yamadan daha geniş hale geldi.)

Hem de Kürdistan’da iken sizi iyi bilirdim. Bu ahval sizin serairinizi bana iyi öğretti. Bahusus, tımarhane bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hallere teşekkür ederim. Zira sû-i zan makamında hüsn-ü zan eder idim.

Bediüzzaman Molla Said el-Kürdî

(İçtima-i Reçeteler-I s.73-74)

hamza

Dersaadet’e “Kendim için gelmedim. Milletim için geldim.”

Kürtler için Anadilde Eğitimi esas alan ayrıca din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir nevi pilot uygulama görevi görecek Kürdistan’ın üç ayrı bölgesinde hiç olmazsa ellişer talebesi bulunan okullar açılmasına yönelik Mabeyn’e verdiği dilekçesi sonucunda birçok musibetlere hedef edilen Bediüzzaman Said el-Kürdî devr-i istibdadda Sultan II. Abdulhamid tarafından önce deli denilip tımarhaneye atılmış böylelikle itibarsızlaştırılmak istenmiştir. Lakin bu plan akamete uğrayınca ardından nezarete, göz altına alınarak baskı ve şiddet yolu tercih edilmiştir. En nihayet bu kabil planlar netice vermeyince Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, nezarette iken kendisi ile bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmede kendisine şahsi menfaatini milletinin menfatine tercih etmesi için sus payı olmak kabilinden ve rüşvet olarak padişah II. Abdulhamid’in kendisine selam ettiğini ve bin kuruşta maaş bağladığını ve ileride bu maaşı yirmi-otuz liraya yükselteceğini söyleyerek bu yol ile Bediüzzaman’ı maksadından geri durdurmak için nafile uğraşının ardından nezaretten çıkarılan Bediüzzaman II. Meşrutiyetin ilan edilmesi, 31 Mart Vakası, Sultan Abdulhamid’in tahtan indirilmesi ve tekrar işkenceli hapse alındığı tarihe yani 30 Nisan 1909’a kadar Kürdistan’a eğitimi yaygınlaştırmak için yapması gereken çalışmalarından asla geri durmamıştır.

Evet, Kürtler için Anadilde eğitim ve medrese talebinden, aklını feda etme pahasına vazgeçmeyen ve hürriyetinin kayıtlar altına alınmasına özellikle fikri hürriyetine dokunulmasına asla razı gelmeyen Bediüzzaman hazretleri en niyahetinde işkenceli haphishane ile Meşrûtiyet döneminde tanışmış ve fakat hak bildiği bu davasında bir adım geri atmamıştır. Zira İstanbul’a gelirken hayatını rüşvet getirmiş buna mukabil tek bir isteği vardır. Kürdistan’da ana dilde eğitim veren okulllar/medreseler açtırmak.

Otuz yaşlarında İstanbul’a gelip çok kısa bir sürede şöhret bularak bütün dikkatleri üzerine çeken ve bütün ilim ve siyaset çevrelerinin ilgi odağı haline gelen Bediüzzaman İstanbul’a gelişinin üzerinden yedi-sekiz ay geçince otuz yıl süren istibdad dönemi yerini II. Meşrûtiyetin ilanıyla Hürriyet dönemine bırakır. Hürriyetin ilanın üçüncü gününde irticalen söylediği ve sonra Selanik’te Hürriyet Meydanı’nda tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinde neşredilen meşhur “Hürriyete Hitap” nutku ki şöyle başlıyor.

Ey hürriyet-i Şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun., benim gibi bir Kürd’ü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyan­dırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacak­tık. Seni, ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum.” (İçtima-i Reçeteler-II s.151)

Meydanları dolduran kalabalıklara söylediği Meşrutiyet telkinlerini kendi hemcinsi olan Kürdlere de o zaman İstanbul’da bulunan Kürtlerin bütün yerlerini ve kahvehanelerini gezip onlara anlayacakları bir yolla (Kürdçe lisanıyla) hitap ederek telkinlerde bulunduğunu Divan-ı Harb-i Örfi’deki müdafaatında şu şekilde dile getirmiştir.

İstanbul’da yirmi bine yakın Kürdler, hammal ve gafil ve safdil olduklarından müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları bir ta­riklemeşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet adalet ve Şeriat’tır. Padişah, ne vakit Peygamberimizin (a.s.m.) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur.

Bizim düşmanımız; cehalet ve zaruret ve ihtilaftır, bu üç düş­mana karsı cihat edeceğiz;san’at, ma’rifet ve ittifak silahıyla… Am­ma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz.” (İçtima-i Reçeteler-I s.44)

23 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet iktidarda olan İttihat ve Terakki’ye karşı şiddetli muhalefeti de beraberinde getirmiştir. Volkan ve Mizan gibi gazetelerinde bu muhalefeti beslemesi sonucu İstanbul’da 31 Mart 1324 (13 Nisan 1909)’da büyük bir ayaklanma Taşkışla’daki Avcı Taburlarına mensup erlerin,  kendi subaylarını hapsettikten sonra Sultanahmet meydanında toplanmalarıyla başlamıştır. 12 gün süren ve bir milyona yakın fişeğin patlatıldığı bu kanlı ayaklanma 23-24 Nisan 1909 günü Selanik’ten gelen Hareket ordusunun müdahalesiyle bastırılmış ve ardından Padişahın tahtan indirilmesi Meclis onayından geçirilip 27 Nisan 1909’da Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilip saraydan uzaklaştırılarak gözaltına alınmıştır. Tüm bu gelişmelerin ardından 30 Nisan 1909’da Bediüzzaman hazretleride yakalanarak hapse atılmıştır.

31 Mart Vakıası nedeniyle Meşrutiyet döneminde işkenceli hapse atılıp tutuklu olarak Divan-ı Harb-i Örfi’de şeriat istediği ve ayaklanmaya katıldığı gerekçesi ile yargılanan Bediüzzaman hazretleri 23 Mayıs 1909 tutuklu yargılandığı ilk mahkemedeki cesurane müdafaası ve 31 Mart Vakıasının içyüzü ve perde arkasında kimlerin ne tür hesaplar içersinde olduğunu ortaya koyan müdafaası neticesinde tahliye edilmiştir. Tahliyesinin ikinci günü (25 ve 26 Mayıs günlerinde) birinci Divan-i Harpteki duruşması esnasında, masumları kurtarmak için yaptığı müdafaaları neticesinde de yagılanmayı bekleyen tüm sanıkların bereatine sebep olmuştur.

Bu haydut hükümet zaman-ı istibdatta akla husûmet, şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükümet böyle olursa; yaşasın cünûn!.. Yaşasın mevt!.. Zâlimler için de yaşasın cehennem!..” (İçtima-i Reçeteler-I s.41)

Ölüme Yaşasın Mevt! diyerek meydan okuduğu, Zalimleri Cehennem ile tehdit ettiği mahkemeden tüm sanıkların beraat kararı ile ayrılırken arkasındaki karabalık ile Zalimler İçin Yaşasın Cehennem” sloganı atarak Beyazıd’tan Sultan Ahmet Meydanına kadar yürüyen Bediüzzaman Said el-Kürdî şeamet (uğursuz) olduğu İstanbul’da bir süre daha kalmaya devam ile beklentilerine karşılık bulamadığından Kendim için gelmedim. Milletim için geldim.” dediği yerden tekrar milletinin bağrına Kürdistan’a dönmek için 1910 yılı bahârında İstanbul’dan ayrılarak Batum ve Tiflis yolu ile Van’a gider.

Devam Edecek…..

 

22